Yirmi dört saatin bana yetmediği günler yaşıyorum. Bir
yandan işler güçler telaşı, üstüne İstanbul trafiği eklenince saatlerin nasıl
geçtiğini anlamıyorum, günün nasıl bittiğini, tarihin nasıl bir sonraki güne
atladığını fark etmiyorum bile. salonda, mutfak masasında, yatağımın baş ucunda
okunacak kitaplar biriktikçe ben de ölüm korkusu başlıyor. Ya izlenecek
filmleri izlemeden, ya okunacak kitapları okumadan ölürsem diye. Otuz yaşında
her gün ölme ihtimalini düşünmem için erken mi bilmiyorum ama beş sene sonra
bir bar taburesi üzerinde bilmem kaçıncı biramı içerken annemin öldüğü yaşta
olacağım!
Korktuğum ölüm falan değil zaten, yaşamadıklarımı yaşamadan
ölmek. Bu karamsar bir yazı değil yanlış anlaşılmasın, gayet anın tadını
çıkartmak için yazılmış bir yazı. Ölüm demişken tabi ki korkmuyorum. Ne de olsa
annem gibi arkamda küçük olanı yedi yaşında olan iki kız çocuğu bırakmayacağım.
Ya da bir eş. Sevgilim bile yok! Durum vahim yani.
Görmek istediğim şehirler var mesela. Daha çok sarhoş olup
gidenlere, gelenlere küfür etmem gerekiyor. İçince insan daha bir güzel
sevişiyor. Daha çok unutuyor dünyayı, umursamaz oluyor!
Hayatı dolu dolu yaşadığımı sandım. Ama nedendi hep
geçmişime takılıp kalan adamları sevmem? Ya da nedendi bir an önce evlenip
çocuk sahibi derdi olanlar. İşte bunlar yüzünden hiç anda kalamadım. Hiç
tutkuyu yaşayamadım. Dolu dolu yaşadığım sadece kavga ve gürültüydü. Kavda
gürültü yerine yalnız yürümek daha sağlıklı bir karardı belki de. İçtiğim
yedinci birada kaşıyla gözüyle uyaran bir erkek olmasındansa yanımda ben altı
birada durmayı öğrendim dış mekanlarda. İnsan yalnızken daha güçlü oluyor.
İnsan yalnızken hayal kurmuyor, insan yalnızken beklentisiz küçük bir çocuk
oluyor.
Ve insan yalnızken belki biri kapımı çalar ve bana renkli
balonlar getirir diye masum bir hayal kuruyor en fazla.daha ötesini hayal
edemiyor. Hayaller olmayınca hayal kırıklığı da olmuyor. Kırılan hayallerimin
sorumlusu giden erkekler değil tabi ki de benim! Herkes kendi kaderini
yazarken, umutlarını bağlıyor sevdiği adama.
Biz değil miyiz küçük bir kızken gelinlik hayalleri ile büyütülen. Ya da yine
biz değil miyiz geliklik hayalimizi gerçekleştirecek sandığımız beyaz atlı
prens farklı zamanlarda farklı isimlerle tekrar tekrar bu hayalleri kuran!
hangimiz sevdiğimiz adamın soyadını eklemedik ismimize? hangimiz inanmadık tüm söylenenlere yalan da olsa...
şimdi sarhoş olmasam bu kadar içten, bu kadar rahat yazar mıyım bilmiyorum. alkol insanı masumlaştırıyor. alkol insanı duyarsızlaştırıyor. alkol insanı güzelleştiriyor. söyleyemediklerimi hep alkollüyken söyledim ben. içimde kalmadı hiç bir şey.
bu akşam her kadehi sevdiğim adamlara kaldırdım mesela. hepsini tek tek düşündüm. sevdiğim adamlarla içtim ben bu akşam. içimde kalmasın bir şey istedim. kalmamıştı zaten. tüketmeyi sevdiğim için sonuna kadar duygusal sömürmüştüm her ilişkiyi. yazıyorum çünkü ben bu akşam hepsi ile vedalaşıyorum. yarın yeni bir güne uyandığımda bu geceyi hatırlamak bile istemiyorum.
otuzumu doldurmak üzereyken artık bunu istiyorum. yola yalnız devam etmem lazım benim kendim olmam için. kendimken sevsin kim sevecekse beni, değiştirmeden. yıllardır hep değiştirmeye çalışanlara direnmekten yoruldum. ben değil miydim senin hayran kaldığın? neyin çabası, neyin telaşı?
ben bundan sonra artık yaşadığım andan keyif almak istiyorum. yarın telaşından yoruldum. yaşadıklarım yanıma kar kalsın, geçmişe takılıp kalmayalım artık. yaşadıklarımız bizi biz yapmadı mı sonuçta. pişman olamadan ders çıkardıklarımız. yalansız, dolandırmadan artık yaşayalım ne yaşacaksak.
artık nasıl yalanlar duyduysam bu yaşıma kadar, daha ilk cümleden anlıyorum yalan olduğunu. üzülüyorum sonra. kimsenin yalanını yüzüne vurmak da istemem. ama ne olur yormayalım artık kendimizi...
anın tadını çıkartıp, an'da kalalım...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder